Sanırım 2015 yılı idi. İstanbul’da Şehit Şerife Bacı anısına düzenlenecek program için afiş, davetiye ve bir video hazırlamam istenmişti.
İstenilen çalışmayı, yapabileceğim en iyi şekilde yapmak için imkanlarım ölçüsünde Şerife Bacı kimdir, nedir detaylıca anlamaya araştırmaya çalışmıştım.
Tabi o zamanlar şimdiki gibi çevrem, dostlarım, hocalarım, kaynaklarım yoktu. Açıkçası o zamanlarda derinlemesine anlamak gibi bir derdim de yoktu.
Şerife Bacı benim için İnebolu’da bulunduğum yıllar boyunca sıradan bir ritüel olarak her yıl okulca katıldığımız 9 Haziran Programlarında şöyle bir kulağımıza çalınan herhangi bir isimdi.
Ben ilk kez hem 9 Haziran’ın hem de Şerife Bacı gibi isimsiz kahramanların bu vatan için ne denli önemli olduğunu, 2000 yılında sevgili ağabeyim Kamil Tunoğlu’nun yazdığı “Bol Ünvanlı – İstiklal Madalyalı – Yatırım Yoksunu bir şehrin hikayesi İnebolu” kitabının tasarımını yaparken farketmiştim.
Zaten bugün içinde bulunduğum tüm çabanın temeli de o döneme dayanır.
Kitap tasarımını yaparken öğrendiğim bilgileri, ilkokuldan Liseye kadar eğitim aldığım, yaşadığım şehirde nasıl olurda farkedemem, öğrenemem, öğretilmem sorularının sonucu olarak, bu gün yapmaya çalıştıklarım çıktı ortaya…
Neyse işte 2015 yılında çok dar bir vakit içerisinde istenilen çalışmaları yapabilmek için, hem geçmiş bilgilerimi hatırlamaya, hem de internetten ulaşabildiğim kadarıyla birşeyler öğrenmeye çalışmıştım.
O zaman Şerife Bacı adına ilk dikkatimi çeken şey, arama sorgusu sonucu çıkan yazıların birbirinden bazı farklılıklar içermesi ve bilgiye dair bir kaynak sunmuyor oluşu idi.
Ancak temel mantık, hikayenin özü aynı olduğundan o gün için buna takılmamış çalışmaya odaklanmıştım.
Tabi bir yandan da bazı soru işaretleri benliğimin bir köşesinde takılı kalmıştı.
15 yıl önceki kitap tasarım sürecinde başlayan “Kastamonu’nun önce Kastamonululara ciddi bir şekilde tanıtılması gerekliliği” izlenimim, düşüncem daha da alevlenmiş, uzun yıllar hep yüreğimin bir köşesinde saklı tuttuğum, bastırdığım, birşeyler yapma arzusu daha belirgin bir şekilde kendisini göstermeye başlamıştı.
Nitekim ömürde 40.yıl muhasebesi, değerlendirmesi ve psikolojisinin de etkisiyle düşüncelerimi bir şekilde hayata geçirmenin yollarını aramaya başlamış oldum bu süreçte…
Bu düşünce ve hedef ile ilk sorguladığım, daha doğrusu sorgulamaya çabaladığım konu Şerife Bacı olmuştu.
Çünkü ortada tam olarak ayağı yere basmayan, çelişkili bilgiler taşıyan bir konu vardı.
İnternet üzerinden hiçbir şekilde bu soruya bir cevap, bir çözüm bulamadım.
Bir gün bir yerde bu konuyu açtığım bir kişi bana doğrudan, dümdüz bir şekilde “yok öyle birisi, uydurma o” deyiverdi.
Devrelerim yanmıştı adeta. Nasıl yani? Bunca şey?…
Ben bir grafik tasarımcı ve reklam fotoğrafçısıydım. Araştırmacı değildim. Araştırma nasıl yapılır, araştırma yöntemleri nedir, hiçbir fikrim yoktu.
Ancak Kastamonu’nun en önde değerlerinden olan böylesine bir karakter, nasıl bu kadar boşlukta olabilirdi.
Gerçekten vatan kurtuluşu için çok çok önemli olan “İstiklal Yolu” gibi bir kavramı neredeyse üzerine inşa ettiğimiz “Şerife Bacı” bir masal mıydı?
O halde “Şerife Bacı” çökerse koca bir “İstiklal Yolu” da en azından inanılırlığımız açısından çökmez miydi? Neden böyleyiz biz? Neden bir işi de adamakıllı yapamıyoruz? Sorun nerede?
Bu süreçte Şerife Bacı’yı kime sorsam farklı farklı cevaplar aldım. Sorduklarımın büyük çoğunluğun da konudan doğru dürüst haberleri yoktu. Hiçbirisi kaynak gösteremiyor, çelişkili şeyler anlatıyorlardı. Aslına bakarsanız çoğu, gerçekten varolduğuna da inanmıyordu. Bu işi İstanbul’dan çözmek imkansızdı…
Şerife Bacı’nın peşini bıraktım. Düşündüklerimi eyleme dökmek için planlar yapmaya, adımlar atmaya başladım.
Mesleğim genellikle ülkemiz şartlarında, planlı zaman kavramından uzak bir meslek. Mesai kavramı 24 saati kapsar.
Biz de genelde reklam, pazarlama ve tanıtım organizasyonunun en son halkası olarak akla gelen ve en son harekete geçilen şeydir.
O nedenle fuara bir hafta kala katalog, iki gün kala broşür yetiştirmeniz gerekir. Bu nedenle de işler hep birbirine girer, gece gündüz çalışırsınız.
İşte bu nedenle hobi gibi şeylere pek vakit ayıramazsınız. Ancak yapmak istediğim şey hobinin de ötesinde bir şey. Nasıl olacak bu iş?
Neyse konuyu uzatmayayım, bu başlı başına bir yazı konusu.
Sonunda ben işlerimi de biraz savsaklayarak 2016 yılı başından itibaren bu amaç için Kastamonu’ya gidip gelmeye başladım.
İlk zamanlarda Şerife Bacı ile ilgili hiç bir adım atmadım, sorgulamadım. Önce Kastamonu’yu tanımalı, ne yapıp yapamayacağımı çözmeliydim.
Bu gidiş geliş iki yıl kadar sürdü. Bu süreçte bir kaç Rota37 bölümü hazırlayıp Mavi Karadeniz TV’de yayınlamaya başladık.
Sonunda bir tercih yapmak zorunda kaldım. Ağır basan kefe Kastamonu oldu…
Bu geliş gidişler ve çekim çalışmaları sırasında yavaş yavaş çevre kurmaya ve küçük araştırmalara başlamış ancak derin sorgulamalara niyet etmemiştim.
Sonunda Kastamonu’ya (İnebolu) yerleştikten sonra yavaş yavaş daha detaylı sorgulamalara başlamış oldum.
Evet soru şuydu; Şerife Bacı kim? Anlatılan hikayenin kaynağı ne?
Şimdi benim karşılaştığım, Kastamonu’muzun önemli sorunlarından birisi de “bilgiye ulaşma” sorunuydu. Daha doğrusu “Bilgi cimriliği!”
Soru sorduğunuzda kolay kolay cevabını alamazsınız. Tıkanır hiçbirşey yapamazsınız.
Özellikle buna hiçbir anlam veremedim uzunca bir zaman. İnsanlar ne kadar da kötü dedim. Bilgiyi sakınıyorlar. Oysa bilgi paylaşıldıkça çoğalmaz mı?
Normal şartlarda çok çekingen birisiydim. Değil ikinci üçüncü kez birisinden birşey istemek, ilk kez bile bir talepte bulunmak inanılmaz zordu bana.
Ancak baktım olmuyor, bu işin tek yolu ısrar. Çevreyi genişletmeli, insanlardan birşeyler öğrenmeliyim. Bunun başka bir çıkar yolu yok.
Başlarda kovulsam da, (bu biraz abartı tabi) dikkate alınmasam da, baştan savılsam da, kibarca ısrarcı olmaya başladım.
Bu şekilde hafif hafif ilerleyebildim. Baktım herkes de aynı değil. Bir sorup on aldığım da oluyor.
Derken çevrem genişledi, çok değerli hocalarımla, dostlarımla tanıştım. Baktım insanlar kötü değil (Tabi istisnaları vardır). Bilgiyi sakınma dediğim şeyin de aslında haklı sebepleri var; İstismar… (Bu konuyu da ayrıca ele almak gerekiyor)
Nihayet neredeyse tüm kapılar açılmaya, bilgiye çok kolay erişebilmeye başladım. Başlarda bana şüpheyle bakarlarken, sonunda niyetimi anladılar, bana güvendiler. Bu sayede çok güzel dostluklar kurdum.
Bu vesile ile bana destek veren, çok kıymetli hocalarıma ve çok kıymetli dostlarıma minnettar olduğumu ifade etmek istiyorum.
Ne diyordu Hz. Ali; “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” Bilgi bu kadar önemli…
Kastamonu’muz insani değer açısından da oldukça zengin bir şehir. Şehre ve insanlığa dair birçok farklı konuda muhteşem zenginlikte bilgiye, kaynağa erişme imkanınız oldukça fazla. Tek sorun; o kapıları açmak hiç de kolay değil…
Ve tabi Şerife Bacı hikayesinin kaynağını da öğrendim sonunda. Hem de uzaklarda değil, oldukça yakında!..
İnebolu kitabını hazırlarken, kitapta kullanmak üzere sonundaki fotoğrafları taramam için Kamil Abinin bana verdiği, Nurettin Peker’in “İstiklal Savaşı’nda Kastamonu” adlı kitabında…
Ben o zaman sadece fotoğrafları taradım. Aslında kitabın tamamını taramayı düşünmüştüm ama, ah işte vakit. Gerçi o kadar önemli olacağını bilseydim kesinlikle tarardım.
Geçenlerde sohbet ederken Mustafa Fakazlı ağabeyim söylemişti, rahmetli üstad Orhan Şaik Gökyay çok kullanırmış bu özdeyişi
Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi.
Bilmez ki sorsun, bilse sorardı…
O hesap, tarasaydım bilirdim, bilseydim tarardım…
Evet Şerife Bacı hikayesinin kaynağı Nurettin Peker’di. Benim açımdan bu oldukça iyi bir şey oldu. Hemen sahaflardan kitabı bulup temin ettim.
Şimdi size Nurettin Peker’in yazdıklarını olduğu gibi aktarıyorum. Ayrıca kitabın bu bölümünün orjinal sayfalarını, yazının sonundaki linke bırakıyorum. Asıl kaynak olarak ulaşabilirsiniz.
Evet diyor ki Nurettin Peker;
“Kastamonu Kışla Önünde Donan Kahraman Türk Anası” başlıklı bölümde;
“921 – 922 kışı çok olmuştu. Ankara yolundaki dolu kafileler arasında tabii sayılan don hadiseleri yalnız kendi çevrelerinde birer destan olurken bu hadise kahramanlarından bir tanesi şehirin kapısı sayılan kışla önüne kadar gelmiş yani taşıdığı millet yükünü canı bahasına menzili maksuduna ulaştırmıştı.
Bu hadise şehir halkının gözleri önünde cereyan ettiği için herkesi üzdü. Ağlattı.
O günkü vazifelilerden olup bugün Kastamonu tüccarlarından Cemil Patlabanın anlattığına göre (Bu destan halk arasında hala yaşamaktadır) 921 aralık ayında birdenbire bastıran kar, yolları kapamış, cepheye giden taşıt kolları geceye kalmadan yakın hanlara köylere sığınmışlardı.
Böyle fırtınalı bir gecede sabaha kadar yağan kar altında kalanların ara sıra olduğu gibi yine kara haberleri beklenirken o gece kar tipisine rağmen vatan aşkı ile ancak Kastamonu Kışlasının önüne kadar gelebilen cephane yüklü bir kağnı arabasının yanına ilk gidenin gördüğü acı manzara cok dehşetti.
Hadiseyi görenin kışlaya haber vermesi ile Menzil Mıntıka mufettişi Osman bey derhal merzez K. İnzibatı askeri postabaşı muavini Devrekanili Cemil ve Beşiktaşlı Rıfat Çavuşları mahalline koşturmuştur.
Her nasılsa kafileden geri kalmış genç bir kadının cephane yüklü kağnısı ile yorgun argın bir halde ancak kışla önüne kadar gelebildiği ve şehire girmek nasip olmadan şoşe kenarında sabaha karşı donduğu anlaşılmıştır.
Oküzleri geviş getiren bu kağnı arabasındaki kıymetli yükü korumak için üstüne yorganını örten bu genç kadının bir elinde üvendire, kollarını açarak yorganın üzerine abanarak kaldığı vazifeliler tarafından görülmüştür.
Rıfat Çavuş öküzleri koşarken Cemil Çavuşta şehidin üzerindeki karları süpürmüş ve her ikisi de gözyaşları dökerek kollarından ve bacaklarından tutarak kaldırırlarken yorganın altından birdenbire çığlığı basarak ağlayan bir çocuk sesi işitince şaşırmışlar. Ve şehit anayı yana çekip hemen yorganı kaldırmışlardır. Gördükleri şaheser tablo şu olmuştur.
Otlara sarılı top gülleleri arasına yerleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız cocuğunun dondan kurtulduğu ve müdahele üzerine uyanarak meme için ağlamağa başladığıdır.
Cephanesi ve yavrusu uğruna kendini feda eden bu kahraman anayı ve yavrusunu arabaya yerleştiren çavuşlar baş başa ağlaşarak gün doğarken yola düzüldüler.
Öküzler aç ve zayıftı çekemediler. Çavuşlar koşuldular. Öküzlere yardım ettiler. Bu mukaddes ve muazzez yükü gurur ve iftiharla fırka dairesinin önüne kadar çektiler.
Kumandan ve maiyeti arabanın başına geldiler. Bir dakika ihtiram sükutu yaptıran kumandan Osman bey bu hazin tablo karşısında gözleri yaşararak (Türk kadını dünyada emsali bulunmayan kahraman bir anadır. Öyle bir anadır ki, tarihte nice kahramanlar cihangirler doğurmuştur.
Arkadaşlar… Milli Mücadeleyi kazanacağımızın en büyük misali işte önümüzde, biri ölü biri diri yatıyor) diyebilmiş ve teessüründen daha fazla konuşamamıştır.
Yavruya süt anası ve ölüye belediyece kefen vesaire masrafı temin edilerek Kastamonu muhitini iyi bilen Cemil Cavuş şehid ananın huviyetini tesbite memur edilmiiştir.
Cemi Çavuş, şehidin alaca önlüğünden ve başındaki benli çarından köyünü keşfederek hanları dolaşmış ve Seydilerli köylülerini bularak getirmiş göstermiştir.
Onlar da tanımışlar. Ağlaşmışlar. Ve bu şehid ana ile yavrusunu göğüslerine basarak köylerine götürmüşlerdir.
İstiklal savaşında adları sanları belirsiz ne analar ne babalar ne yavrular vardır ki cephane taşırken yol boylarında ölmüşler fakat nüfus kütüklerine formalite icabı (eceliyle köyünde vefat) kaydı ile işaretlenmişlerdir.
Bunlar Türk şairlerine birer ilham kaynağı olmalıdır.
Henüz ismi tesbit edilemeyen bu aziz Türk kadınının bugün kendi gibi bir ana olan yavrusu da acaba hangi kahramanları doğurdu. Ey! isimsiz, belirsiz, kahramanlar. Siz sağ iken vatan var olacaktır.”
Evet, aynen böyle yazmış Nurettin Peker 1955 yılında basılan İstiklal Savaşı’nda Kastamonu adlı kitabında.
Böylece bir temel bulmuş oldum. Öncelikle öyle ya da böyle boşlukta kalmaktan kurtuldu benim için Şerife Bacı hikayesi.
Hikaye netti aslında. Peki günümüzde bunca kafa karışıklığının sebebi neydi?
Şimdi yazının bundan sonraki kısmında, bu hikayenin havada kalan, soru işareti oluşturan yönlerini adım adım incelemeye ve cevap bulmaya çalışacağız.
Bu konuda gerek idari gerekse araştırmacılar açısından çok ciddi şüphelerin olduğunu ve sorgulandığını özellikle belirtelim. Ve birçok kişinin kaynaktan habersiz olduğunu da!
Bu şu an için açık açık ifade edilemese de ortada çok ciddi bir sorunumuz kesinlikle var.
Çoğunlukla tepkilerden çekinilerek halka açık bir şekilde ifade etmekten kaçınılıyor.
Bu yazının bir anlamda şimdi yazılma nedeni de bu durumun zaman ilerledikçe daha ciddi sorunlara ve çıkmazlara yol açabileceği endişesidir…
Aslında bu sorunun temel kaynağı bana göre, bu hikayenin asıl kaynağından kopartılarak, uzaklaştırılarak eklemeler, kurgular yapılmak suretiyle anlatılması olmuştur.
Bunların art niyet taşımadığı düşüncesiyle bu konuyu detaylı irdelemeye gerek görmüyorum. Sorunun kaynağını bilmemizin yeterli olacağını düşünüyorum.
Her şeyden önce sanırım kendisine gelen baskı ve yoğun istek nedeniyle durumu zora sokan yine Nurettin Peker olmuş bana göre.
Dediğim gibi sanırım kendisine gelen yoğun sorular nedeniyle bahsettiği isimsiz kadını bulmak için çabalamış, ancak aradan uzun yıllar geçtiği için de çok da fazla sorgulayamadan, karşısına çıkan ilk mantıklı olayı asıl hikayesine ekleyerek bize bir Şerife Kadın ve Sıdıka’yı vermiştir.
Sonradan yazılan hikayeler ile de Şerife Kadın, Şerife Bacı olmuştur.
Evet Nurettin Peker, 1973 yılında Karadeniz Gazetesi Yazarı Necati Öz’e yazdığı bir mektupta, 1960 larda Seydiler ve Devrekani köylerinde yaptığı araştırmada, bu ismi meçhul kahramanın kimliğine ulaştığını, Satı Köyünden Şerife olduğunu ve evladının da adının Sıdıka olduğunu ve Sıdıka’nın da çocuksuz öldüğünü tesbit ettiğini yazıyor. (İlgili gazete küpürü yazının sonunda linkte. Bu bilgiyi duymuş ancak ulaşamamıştım. Bu konuda bana yardımcı olan, bilgilerini aktaran ve bu küpürü gönderen Prof. Dr. Mehmet Serhat Yılmaz hocama çok teşekkür ediyorum.)
Nurettin Peker bu meçhul kahramanın kimliğini tesbit ettiğini söylüyor ancak bu bilgi meseleyi açıklığa kavuşturmak yerine daha da zora sokuyor.
Çünkü sonrasında yapılan tüm araştırmalarda bu bilgi teyid edilemiyor. Ne bir nüfus kaydı, ne bir mezar…
Ancak tabi bu arada meselenin kaynağı pek de dikkate alınmadan ve ileride oluşturabileceği sıkıntılar da öngörülemediğinden günün akışına göre, birbirlerinden farklılıklar gösteren hikayeler, tiyatro senaryoları yazılmaya devam ediliyor.
Bu da zamanla işi iyice karmaşık hale getiriyor. Tıpkı karışmış bir ip yumağı gibi. Çöz çözebilirsen.
Gerek askeri kanattan, gerek Kastamonu idaresinden sorunu çözmek ve Şerife Bacı’nın izini bulmak için zaman zaman girişimlerde bulunuluyor. Ve çoğunlukla meseleyi tamamen çözmek amacına yönelik değil, sanki anlık olarak bir programı, açılışı v.b. etkinlikleri kurtarabilmek adına kimlikler, isimler, mezarlar bulunuyor.
Hatta Seydiler Şerife Bacı Anıtı’nın açılışında Şerife Bacı’nın torunu, yani Sıdıka’nın kızı bulunuyor açılışa getiriliyor.
Neden? Kimlik sorgusunda anneannesinin adı Şerife yazıyor, ölüm yılı da tutuyor diye. Sadece o etkinlikte, bulduk diyebilmek için, yeterince sorgulanmadan, temellendirilmeden konuyor ortaya.
Zaten ne geliyorsa başımıza bu günü kurtarmak adına yaptığımız davranışlardan geliyor.
Sonunda bu karışan ip yumağını çözebilmek adına yapılanlar, durumu daha da karıştırmaktan öte, işe yaramıyor.
Şerife Bacılar çoğalıyor. Daday’da, Küre’de başka başka yerlerde Şerife Bacı’lar çıkıyor ortaya.
Aslında bu durum bizim uyanmamıza vesile olabilecek bir durumken, kaynağa dönüp bakmadığımız için farkedemiyoruz.
Ne diyordu Nurettin Peker; “921 – 922 kışı çok olmuştu. Ankara yolundaki dolu kafileler arasında tabii sayılan don hadiseleri yalnız kendi çevrelerinde birer destan olurken…”
Yani bu durumun belki sonu ölümle bitmese bile onlarca örneği olduğunu biz buradan anlayabiliyoruz.
Dolayısıyla her ortaya çıkan Şerife Bacı’da bir nevi gerçek Şerife Bacı.
Biz Milli Mücadele yıllarında İstiklal Yolu’nda verilen destansı mücadeleyi yalnız Nurettin Peker’den öğrenmiyoruz. Bu konuda farklı farklı kaynaklarda anlatılanların büyük çoğunluğu bir birini teyid eden bilgiler olduğundan hepsini tek tek sorgulama ihtiyacı da duymuyoruz.
Eminim Nurettin Peker ben bu isimsiz Kahramanı buldum demeseydi, kitabında bahsettiği o isimsiz kahramanı bu kadar sorgulayacağımızı da zannetmiyorum.
Çünkü bu olay o gün için örneğine birçok yerde rastlanılan vaka‑i adiye, yani sıradan sayılan bir olayın, cephane taşıyan bir kadının başına geldiğini söylüyor bize.
Eminim o kış, bu topraklarda o ya da bu şekilde soğukta tipide donarak ölen birçok insan olmuştur.
Ben nenemden 1940’larda, 50’lerde bizim köy ve çevresinde yaşanmış bir sürü olay dinledim. Çünkü o yıllarda insanların ulaşım araçları yalnızca hayvanları ve ayakları…
Evet şu an önümüzde iki yolumuz var. Ya bu meseleyi gittiği yere kadar deyip karmakarışık bir şekilde böylece bırakacağız. Ve ben inanıyorum ki bir gün mutlaka bunun altında kalacağız.
Biz görmesek bile torunlarımız bu sıkıntıyı yaşayacak ve bize rahmet okuyacak. Sonunda yok böyle birisi deyip toptan silip atacaklar.
Ya da biz şimdiden önlemimizi alıp asıl kaynak üzerinden mutabık bir zemine oturtacağız.
Ben birinci yola razı değilim. Ben torunlarımıza, bu toprakların evlatlarına karmakarışık değerler, karmakarışık bilgiler bırakıp onları zor seçimlerle karşı karşıya bırakmaya ve onları geleneği, kültürü toptan terkettirecek durumlara sürüklemeye razı değilim.
Ve inanın biz bugün bu meseleyi çözmezsek zaten onlara ulaşmadan yokolup gidecek.
İsmi ulaşsa ne! Temelsiz içi boş bir efsane şeklinde nenelerinden dedelerinden dinledikleri bir masal olarak hatırlarlar belki!
Her ne kadar eğitim sorunlarımız olsa da, çoğunluk itibariyle gençlerimize çocuklarımıza kültür bilincini aktaramasak da, okumasalar da, içlerinden az da olsa gerçeği arayan, sorgulayan bir kitle geliyor.
Gelecek için tek umudumuz olan bu azınlık gençliğe, sorduklarında, sorguladıklarında karşılaşacakları net cevaplar bırakamazsak, bugün yamayıp durmak için uğraştığımız açıklarımız toptan yırtılır, biz de altında kalıveririz.
Lafı uzattım, farkındayım. Sözün özü; bu işin kaynağı Nurettin Peker’in “İstiklal Savaşında Kastamonu” adlı eserinde yer verdiği “halk söylencesi“dir.
Nurettin Peker’in belki üzerinde hissettiği baskı, belki bilinmezi keşfetme arzusu nedeniyle zorlayarak ulaştığını söylediği ek bilgi de dahil, sonradan yazılan tüm kurgu bilgileri bir kenara bırakarak bu metni esas almalı ve insanlara bunu açık açık anlatmalıyız.
Bu metinde yalan olacak, abartı olacak en küçük bir ibare yok.
O günün şartlarında gayet tabi yaşanabilecek bir olay.
Bunu Nurettin Peker’in uydurmasını gerektirecek bir durum da göremiyorum. 520 sayfalık kitabında bu meselenin kapladığı yer topu topu bir buçuk sayfa.
Sonuç olarak Nurettin Peker halk arasında konuşulan bir hadiseyi derlemiş ve bize aktarmış. Ben bu nedenle kendisine minnettarım.
Evet kaynak bilinerek ve kesinlikle açık yüreklilikle belirtilerek bu destan üzerine şiirler yazılabilir, hikayeler yazılabilir, kurgular yapılabilir. Hatta yapılmalıdır da…
Ancak kaynağı mutlaka ve mutlaka açık etmek koşulu ile…
Bizdeki en büyük sorunlardan birisi de bilgiyi saklama sorunu. Bunun birçok sebebi var, haklı tarafları var. Bu toplumsal anlamda tüm taraflarca çözülmesi gereken bir problem.
Şimdi Şerife Bacı’ya dair, öz kaynakta yer alan bilgi üzerinden konunun açık gibi duran tarafları hakkındamantık yürütmek, mantıklı cevaplar getirmek gayet mümkün. Benim de bu konuda fikirlerim var.
Ancak bu yazının temel amacı öncelikle tüm fazlalıklardan kurtularak meselenin özüne, öz kaynağa dikkat çekmek olduğundan burada ben bunu yapmayacağım.
Sadece konuya dair önemli bir kanıt olduğunu düşündüğüm bir bilgiyi şimdilik yorumsuz bir şekilde bırakarak yazıyı noktalayacağım.
Evet bu gün Şerife Bacı adıyla vücut bulan bu isimsiz aziz kahraman, Seydiler’in bilemediğimiz bir köyünde, bilemediğimiz bir mezarında yatmaktadır.
Çünkü Nurettin Peker’in anlattığı gibi, kendisinin teşhis edilmesini sağlayan “Benli Çar”, kesinlikle Seydiler’e aittir. Yalnızca Seydilerli dokuma ve ahşap kalıp baskı ustası Nefise Akpınar’ın kullandığı bir baskıdır.
Yakın dönemde Seydiler Şerife Bacı Kültür Evi Derneği Başkanı Şerife Şahin Hocamın ve Akpınar ailesinin destekleriyle, günümüz Yazmacılık ve Geleneksel baskı ustası Veliye Martı tarafından, Nefise Akpınar’ın kalıpları ve baskıları gün yüzüne çıkarılmış ve bu sayede Şerife Bacı adıyla vücut bulan bu isimsiz kahramanın Seydilerli olduğunu bilgisi de kesin olarak teyid edilmiştir.
Veliye Martı Hanım’a özellikle sordum. Bu kalıba, bu desene ülkemizde ya da Kastamonu’nun bir başka bölgesinde rastladınız mı diye?
Cevabı kesinlikle hayır oldu…
Bu yazının sırası mıydı şimdi diyenlere; Sorgulamaktan korkmadığımız gün kesinlikle güçlü olduğumuz gündür..
Aksi halde hep zayıf kalacağız…
Ruhun şad olsun isimsiz Şerife Bacı…
Sen ve senin gibiler sayesinde biz bugün gururla VATAN diye bir kavrama sahibiz ■
NOT: Bu yazı Ocak 2022’de Kastamonu Cep Dergi’nin 8. sayısında yayınlanmıştır.
