Ansızın bir ikindi vakti başladı yolculuğum. Kastamonu’ya geleli pek olmamıştı. Türkiye’deki doğa turizminin cennetine düştüğümden bihaberdim. Yorgun bir günün ardından, haritalardaki rota araştırmam sonucunda bulduğum Taşlık Göleti’ne gidiyordum. Küçüklüğümden beri dağlarda olmanın verdiği özgüven ve amatörce hazırlanmış okul çantamla çıktığım ilk trekking faaliyetimdi. 2022’nin yaz ayları… Yetersizdim, bilgisizdim ama azimliydim de. Çok bilinen bir harita uygulamasına güvenerek çıktığım yolda, Kastamonu’nun Taşlık Köyü’ne kadar geldim. Harita “geldiniz” diyordu; benim geldiğim yer ise ucu bucağı gözükmeyen tarlaların ortasıydı.
Gökyüzü akşamın buhranını örtünmüş, hafif kızıllığını serpiştirmişti. Ne yapacağımı bilmiyordum. Hava kararıyordu ancak benim hava kararmadan kamp noktamı bulmam, ateşimi yakmam ve yemeğimi yapmam gerekiyordu. Yüzümden akan terler, girdiğim stres ve bilinmezlikle çekilmez bir hâl almıştı. Sakinliğimi koruyup tarlaların ortasından çıktım ve köye geri döndüm. Köyün ortasında duran camiyi birkaç metre geçtiğimde karşılaştığım evlerden birisine Taşlık Göleti’ni sordum. Cevap alacağımdan ve göletin yerini bulacağımdan o kadar emindim ki evin kenarında hayvanlarına bakan bir teyzeyi görünce havalara uçmuştum. Tabii ki sevincim çok kısa sürdü. Teyze yıllardır Taşlık Köyü’nde yaşamasına rağmen Taşlık Göleti’ne hiç gitmemişti.
Umudumu yitirmeden köyün diğer ucundaki evlerden birkaç kişiye daha göleti sordum. Nihayetinde bir dayı çat pat bana yolu anlattı. Yola koyulduğumda aklımda kalan tek şey ise “Taşlık yoldan devam et.” oldu. Tekrardan bir bilinmezliğin içine doğru, köyden çıkarak orman yoluna girdim. Bu sefer iş biraz daha ciddiydi. Şimdiye kadar köy yollarından gelmiştim, şimdi ise sağımı solumu ormanlık alanlar almaya başlamıştı. Yolu dayının anlattığı kadarıyla biliyordum ve en önemlisi de hava kararıyordu. Ha, bir de tek başıma olduğumu dillendirmeme gerek yok diye düşünüyorum. Adımlarım hızlanmış, gözlerim sürekli çevreyi tarar olmuştu. Köyden sonra yaklaşık kırk dakikalık bir yürüyüşün ardından yol ayrımına geldim. Yanlış yolu seçersem günün hedefine ulaşamadan ormanın ortasında bir yerde kamp kurmam gerekecekti. Dayının son dediklerini hatırlayarak taşlı yoldan devam ettim. Aşağı doğru eğimlenen yolun ucunda göletin yeşilliğini gördüğümde yüzümde beliren tebessümü sizlere anlatamam.
Hızlıca göletin yanında hoş bir yere çadırımı kurdum. Akşam ezanı okunuyordu. Hava kararmasına ramak kala her şeyi halletmiştim. Ateşin pırıltısında seyrettiğim yıldızlar günün bana sunduğu en güzel hediyeydi. Bugün bir şey öğrenmiştim: Kastamonu var olduğundan çok daha fazlasıydı. Kendi yerli halkı bile bunun farkında değildi.
Çok geçmeden içimdeki heyecan beni tekrardan yola sürükledi. Doğaya olan tutkum beni sürekli yeni maceralara itiyordu. İkinci rotam Abana Hacıveli Kayalıkları oldu. Kastamonu’da denizin ve ormanın harika bir birleşimi olan Abana, görülmesi gereken harika bir nokta. Dört yıldır Türkiye’yi solo, kamplı ve sırtımda yirmi – yirmi beş kiloya varan çantamla geziyorum. Nereden baksan elliye yakın şehir gezdim ve Gürcistan’a gidip geldim. Hem de tamamen kendi imkânlarımla. Arabam olmadan, bisikletim olmadan, otobüs ve minibüs dışında ‑belki de başkalarını heveslendirmesi sakıncalı olabilecek- ortak paylaşımlı yolculuklarla (otostop), günde bazen yirmi beş – otuz kilometreyi bulan yürüyüşlerle, kar kış demeden… Bu yolculuklardan edindiğim tecrübelerle size şunu söyleyebilirim ki; Türkiye’de gün batımını kırmızının ve turuncunun her tonuyla izleyebileceğiniz nadide yerlerden biri Hacıveli Kayalıkları’dır.
Tabii o zamanlar profesyonel dağcılık ve solo gezginlikle yeni tanışıyorum. Yürüdüğüm rotalar; gün aşırı, akşama geri dönüşlü ya da gittiğim yerde tek gece kaldığım rotalar. Kastamonu’yu ve çevre illerini yavaş yavaş gezmeye başlamışım; aslında Türkiye turuna yavaştan çıktığımın bile farkında olmadığım zamanlar… Velhasıl, Hacıveli Kayalıkları’nda günü batırdığımda içimde yankılanan tek bir düşünce vardı: Kastamonu keşfedilmeyi bekleyen bir hazineydi.
Herkes hayata kendi iç dünyasından dışarıya uzanan bir pencereyle bakar. Benim pencerem ise doğaya, ormanlara, dili olup da derdini anlatamayan tabiatın yadigârlarına bakıyor. O zamanlardan bu zamana, yaklaşık dört yıldır Kastamonu bana fazlasıyla, hatta düşündüğümden çok daha fazlasıyla pencereme güneş açtırdı. Açtırmaya da devam ediyor. Tabiatın ta kendisi olan bu şehir, gören gözlere daha nice güneşler açtırır.